İlkokul yıllarından halen daha çok iyi hatırladığım etkinliklerden biri de kır gezisi etkinlikleriydi. Köy okulunda birleştirilmiş sınıfta eğitim almıştık. Şimdi taşımalı eğitim nedeniyle kapanmış olan Yeşildere Rasih Çetin İlkokulunda İki öğretmenim oldu. Birisi Mehmet Dede diğeri ise Yüksel Şahin. Her ikisinden de Allah razı olsun. Hem benim Üzerimde hem de Yeşildere ve Yeşiloba köylerinin üzerinde emekleri büyüktür. Ellerinden Öpüyorum.

Yeşildere Rasih Çetin İlkokulu
Dedim ya köy okulunda okuyorduk, ama yine de kır gezisi olduğunda ayrı bir heyecan olurdu. O gün yiyeceklerimizi yanımıza alır tek sıra halinde yola düşer, okuldan uzak, yeşillik ve ormanlık bir yere gidilirdi. Gün boyu oyunlar oynanır. Yemekler yenir. İkindi vakti okula, oradan da eve gidilirdi. Bu geziler daha çok bahar mevsiminde yapılırdı. Bizim bu gezimiz güz mevsiminde oldu. daha önce aynı yaylada kışın kar yürüyüşü, baharında yine kır gezisi yapmıştık. Her ikisi de güzeldi. Güz mevsimi de ayrı güzel oluyor. Bu gün o güzelliği deneyimlemiş olduk.


Paşacık yaylası, Uşak ilinin Banaz ilçesi sınırları içerisinde Paşacık köyünün güzel bir yaylası. Yaklaşık 1200-1300 metre aralığında rakımda bulunuyor. İzmir Ankara yolunu bilenler Uşak Afyon arasında Banaz’ı Afyon’a doğru geçtiğinizde yolun sağında gördüğünüz Rüzgar Elektrik Santrallinin güneyinde yer alır. Yine aynı yol üzerinde büyük taarruzun gerçekleştiği yer olan, bu günkü Dumlupınar şehitliğinden güneye doğru baktığınızda uzaktan Paşacık yaylasını görürsünüz.

Yayla, Coğrafi bir kavramdır. Beşeri coğrafyada geçici yerleşmelerden biri olarak tarif edilir. Genelde ekonomik faaliyet olarak hayvancılıkla geçimini sağlayanların yaz mevsiminde hem daha serin hem de yayılımın bol olması nedeniyle ilk baharda gelip son baharda ayrıldıkları yerlerdir. Bazen, Jeomorfolojinin bir kavramı olan plato ile karıştırılır. Sebebi pek çok yerde yaylaların plato üzerinde olmasıyla ilgilidir. Paşacık yaylası da bulunduğu yer itibariyle bir plato sahasıdır.
Yayla dendiğinde ilk akla gelen Yörüklerdir. Bahar mevsiminde yapmış olduğumuz gezide bir kaç Yörük aileye rasgelmiştik. Bu günkü yürüyüş güzergahında onları görmedik. Yaylalar Yörüklerin bahardan güze kadar yaşamlarını sürdürdükleri yerlerdir. Fakat şunu biliyoruz ki, Yayla dendiğinde akla gelen Yörükler de yavaş yavaş yaylaları terk etmeye başladılar. Bunun pek çok sebebi var. Bunlardan biri yeni nesil gençlerin bu yaşam tarzına tahammül edememeleridir. Sebeplerden bir diğeri de, Yaylaya gidiş ve gelişler de yaşanan zorluklar olarak söyleyebiliriz. Yaylaya çıkanların azalmasının topluma yansımalarına en iyi örnek et, süt ve ürünlerini pahalıya yememizdir. Çünkü yaylacılık, yetiştirilen hayvanların maliyetini düşürmektedir. Eğer hayvan sürüleri yaylaya gitmezlerse daha fazla yemle beslenmek zorunda kaldığından maliyetler artmaktadır.
İşin sosyo-ekonomik boyutunu bir kanara bırakıp psikolojik boyutuna dönelim isterseniz. Şehir hayatı herkesi olduğu gibi beni de bazen yoruyor. Köyde doğmuş, Lise sona kadar küçük bir ilçe de (Demirci) eğitimine devam etmiş biri olarak Şehirden sıkıldım mı bilmiyorum. Ama ben Köyden yani kırdan kurtulmak için okumuştum. Köyde/Kırda yaşamanın zorluğunu çilesini iyi bilirim. Doğadan geçiminizi sağlayarak doğada yaşamanın hangi zorlukları getirdiğini çok iyi bilirim. Şimdi şehirde yaşıyorum (Uşak; Ne kadar şehir!!!) ve bunaldığımda kırlara kendimi atıyorum.
Kırda ne buluyorum???



Sessizlik, temiz hava, tabi ki doğallık. Yani değişmemiş, var olduğu haliyle özünü devam ettirmeyi buluyorum. Toprak, Bitki, Taş işlenmemiş, orijinal halleriyle var oldukları yerde yaşamlarını sürdürüyorlar. Ya da sürdürmeye çalışıyorlar. Biz insanlar müsaade edersek. Şehirde kalabalıkların içerisinde neredeyse her şey doğallığını yitirmiş. Başta insanlar. Her yönü ile yapmacık ve tabiri caizse sahte. Yediğimiz besinler, ona keza kültüre alınma adı altında orijinal halleri değiştirilmiş. Tadı, rengi, görünüşü bambaşka olmuş gıdalarla beslenmekten hepimiz bıktık. İnsanlardan uzak yaylalarda doğallığı görmek, yaşamak mümkün ve insana yaşama hazzını tattırıyor.

Kendisi Uşaklı olan Ahmet Coşkun arkadaşımız, önceki gezilerimizde olduğu gibi yine bize rehberlik etti. Erol Duran ve Talip Yıldırım’la birlikte 4 yol arkadaşı güzel bir gün geçirdik. Temiz hava, doğal meyveler ve tabi ki en çok aradığımız sessizlik bolca vardı. Ahmet Coşkun’un teyzesinin mekanı bize merkez oldu. Kendilerine çok teşekkür ediyoruz. Yaklaşık 3 saat süren yayla yürüyüşü esnasında en çok dikkatimizi çeken şeylerden birisi pazarda kilosu 80 lira olan alıcı hem de doğalını bedava bulmak oldu.
Alıç demişken, Hikmet Birant’ın alıç Ağacı ile Sohbetler isimli kitabını hatırlamamak olmaz. Türkiye Doğal Bitki Örtüsü ve Topraklarını bu kitabında ne de güzel anlatmıştı. Herkesin okumasını tavsiye derim.
Ahlat, Dağ eriği ve Kuşburnu gördüğümüz ve tadına baktığımız diğer meyvelerdir. Ahlatın olgunlaşmasına biraz daha var ama diğerlerinin tam mevsimiydi. Bu kadar yüksekte hem de burada kızılçamlar önemli bir yer kaplıyor. Yer yer karaçamlar kendilerine alan oluşturmuşlar. Ardıç türleri ise bu mevsimde koyu yeşil görünümleriyle doğal ortama ayrı bir güzellik katıyordu. Yerdeki toprağı korumayı kendine görev edinmiş gevenler aynı zamanda güzel çiçekleri torağın üzerini süslemeyi de ihmal etmemişler.





Tabi ki her geçen gün kaybettiğimiz su kaynakları güz mevsimi olmasına rağmen bazıları çok cılızlaşmış olsa da geneli halen daha gücünü koruyarak akmaya devam ediyordu. Şarlak çeşmesi bunların içinde en gür akanlardandı. Yenilenebilir enerji üreten Rüzgar gülleri rüzgarın durumuna göre bir çalışıyor, bir duruyor ve doğal ortam üzerinde aykırı bir görüntü oluştursalar da temiz enerji ürettikleri için kabul edilebilir bir aykırılık olarak değerlendirilebilir.



Günün sonunda sucuk ekmek, közde patates ve olmazsa olmazımız demli bir çay yorgunluğu atmamıza yardımcı oldu. Yayların, gerçek sahibi olan, Yörüklerin hayvanlarını otlattıkları ve yılın yarısında yaşamlarını gönül rahatlığıyla sürdürebildikleri yerler olmaya devam etmesi dileğiyle……..




